İlahi bir cezbe hâlinde, kendi ifadeleri ile “her şeyde Hakk’ın tecellîsini” gören dervişler giyimlerinden oturmalarına, konuşmalarından selamlaşmalarına kadar her fiillerine, hissettikleri bu derûnî havayı sindirmişlerdir. Dervişâne bir ifadeyle “dervişlerin her hâllerinden Allah kokusu gelir.” Tasavvuf kültürünün içsel anlayışının sosyolojik yansımaları, onu sadece inanca dair ve felsefi anlamda değil kültürel anlamda da müstesna bir yerde konumlandırmıştır.
Tüm dünya kültürlerinin olduğu gibi Osmanlı kültürünün de en önemli temel taşlarından biri olan “yemek kültürü” tasavvufun sosyal hayattaki pozisyonu ile birlikte bu mistik havadan etkilenmiştir. Bir derviş için yemek pişirmek ya da yemek çok derin mânâlar ifade edebilir. Dervişler yediklerinin “nûr” olacağına hatta yedikleri lokmanın, insan-ı kâmilde yani mükemmel insanda kemâle ereceğine inanır. Bu düşünce Osmanlı kültüründe yemek olgusunu derinden etkilemiş ve mistik yanıyla üst seviyeye çıkarmıştır.
Osmanlı sosyal hayatında da büyük bir alanı kapsayan tekke ve zaviyeler, yemek kültürüne de sahip oldukları bu içe dönük anane ile büyük mânâlar vermişlerdir. Bu mekânların, yemeğin hazırlanmasından yenmesine kadar büyük merasimlere ev sahipliği yaptığı görülmektedir. Hatta yemeklerin tarihî olarak da geleneği hatırlatan renkleri oluşmuştur. Özellikle İstanbul tekkeleri bu merasimlerde doruk noktalara ulaşmıştır. Örneğin Kâdirîhâne’de muharrem ayında yapılan aşure merasimleri, Sünbül Efendi Tekkesi’nde 10 Muharrem’de muharrem matemi içindeki aşure merasimleri; Cerrâhî Tekkesi’nde pişirilen “safer aşı” ve bayram kavurmaları; Mevlevî tekkelerinde pişirilen kurban bayramlarına mahsus “kavurma lokması”; Kâdirî tekkelerindeki 12 kişilik, 12 somatlı “hafta yemekleri” ve yine İstanbul Kâdirîhânesi’nde düzenlenen “erbain helvaları”; Merkez Efendi Tekkesi’nde bol pilav üstüne verilen limon, portakal ve karadut pelteleri İslambol kültüründeki tekkelerde yapılan önemli merasimlerden sadece birkaçıdır. Bu merasimlerin bizzat Osmanlı sarayı tarafından desteklendiğini ve masraflarının karşılandığını mevcut tekkelere ait “Muharremiye defterlerinden” anlıyoruz. Öte yandan dervişlerin sosyal hayatında son derece önemli bir yer teşkil eden bu merasimlerin Osmanlı sosyal hayatında da oldukça önemli bir yeri bulunmaktaydı. Örneğin Osmanlı sarayı, 10 Muharrem’deki aşure bolluğundan dolayı 325 tekkenin aynı günde aşure yapmasını yasaklayarak, bunları safer ayına uzanan günlere bölmek sûretiyle bir sisteme bağlamak zorunda kalmıştı.
Bursa’nın Osmanlı’nın ilk başkenti olması, şehri tarih boyunca tasavvufî anlamda da yüksek bir seviyede tutmuş ve özellikle sosyal, mimari ve kültürel alanlarda devletin ikinci “İslambol”u kılmıştır. Bu yazının konusu da XIV-XV. asırlarda Bursa’da yaşayan Kâdirî tarikatının Eşrefiyye kolunun kurucusu Eşrefzâde Abdullah Rûmî’nin kerameti olarak bilinen “köfteli çorba”dır. Bu yemek hem kendisi hem de oluşturduğu kültürel birikim dolayısı ile Bursa’nın en önemli tasavvufî yemek ananelerinden biridir.
Hz. Pîr Eşrefzâde Abdullah Rûmî
Mısırlı bir aileye mensup olan Abdullah Rûmî’nin “Eşrefoğlu” lakabı ile şöhret bulmasının nedeni babasının Eşref isimli önemli bir Türk şairi olmasıdır. Kendisi de şiirlerinde “Eşrefzâde” mahlasını kullanmıştır. Oldukça önemli bir tasavvufî halk şairi olan “Eşrefoğlu Rûmî” önce medrese eğitimi alır, daha sonra başarılarından dolayı danişmendlik (asistanlık) seviyesine yükselir. İlim sahasında söz sahibi bir kişi iken tasavvuf yoluna girmek ve ilahi aşkı tatmak arzusu kalbinde peyda olur. İlim kitapları yanında tasavvufî eserler okur ve zamanının tasavvufî meclislerine katılmaya başlar.
Bir gün sabah vakti Bursa’da Çelebi Mehmed Han Medresesi etrafında dolaşırken zamanın ilahi aşka boyanmış meczubânından Abdal Mehmed Efendi’ye uğrar. Derin bir bekleyişin üzerine kalbinden “tasavvuftaki nasibim ne olacaksa bugün görünsün artık” diye geçirir. İşte Türk İslam tasavvufunun güzel bir geleneği hâline gelmiş ve hâlen devam eden “köfteli çorba” hikâyesi de burada başlar.
Köfteli Çorba
Eşrefzâde’nin kalbinden geçirdikleri Abdal Mehmed’e malum olur. Abdal bir anda Eşrefzâde’ye dönerek “Danişmend var git bize bir köfteli çorba getir” diye emreder. Bunun üzerine sabahın o saatinde çarşıya inen Eşrefoğlu, Abdal Mehmed’in istediği köfteli çorbayı arayıp durur fakat çorbanın köftelisini bulamaz. Sonunda Abdal’ın huzuruna eli boş çıkmamak için sokaktaki aşçıların birinden bulduğu bir tas normal çorbayı huzura getirir.
Çorbanın Sırrı “Balçık Köfteler”
Abdal Mehmed çorbayı karıştırıp içinde köfte olmadığını görünce, “Danişmend hani bunun köfteleri?” diye Eşrefzâde’den sual eder. Mahzun bir hâlde olan Abdullah Rûmî, “Efendim bugün köftelisi bereketlenmiş (bitmiş). İnşallah yarın köftelisini getireyim der.” Abdal Mehmed Efendi de yanında duran balçık çamurundan bir avuç alıp köfte gibi küçük parçalar hâlinde çorbanın içine atmaya başlar ve karıştırdıktan sonra, “Ye bunu” diye emreder. “Büyüklerin sözüne ittibâ şarttır” düşüncesi ile Eşrefzâde o zamanın tabiri ile çorbayı tamamen çümbüşler. Abdal Hasan, onun bu teslimiyeti karşısında tasavvuftan nasibi olacağını ifade amacıyla “Ya sen olmayacak da kim olacak” şeklinde Eşrefzâde Abdullah Rûmî’ye dervişlik yolunu işaret etmiştir. Seneler sonra kendisi İznik’te şeyh olduğunda dervişlerine “Âh o Abdal Hasan’ın verdiği Cennet taamı çorba” diyerek övdüğü balçıkların köfteye dönüştüğü bu çorba Eşrefiyye yolunun bir simgesi hâline gelmiştir. Eşrefîler Bursa’da Kurban ve Ramazan Bayramı’nın ikinci günleri büyük bir merasim ile yüzyıllar boyunca bu güzel kerameti anmış ve kendilerine “feyiz” vesilesi olması amacıyla yaşatmışlardır.
“Köfteli Çorba Töreni”
Eşrefzâde Abdullah Rûmî’nin kurduğu Eşrefîlik, “köfteli çorba” âdetini her sene büyük merasimlerle anmış ve bu gelenek eskilerin tabiri ile “Bursa’nın milli ve manevi bir ananesi” hâline gelmiştir. Eşrefîlerin en önemli Bursa tekkelerinden olan Numâniye Dergâhı’nın son postnişîni Mehmed Safiyeddin Efendi (v. 29 Aralık 1950) bu anane hakkında Âsaf Hâlet Çelebi’ye ayrıntılı malumatlar vermiştir. Daha sonra bu merasimin tüm ayrıntıları bu vesile ile kaleme alınmıştır:
Ramazan ve Kurban bayramlarının ikinci günleri Bursa’daki Numâniye Dergâhı’nın meydanında sabah namazı dervişlerle kılınır. Sabahları devamlı okunan dualar anlamına gelen vird-i şerîf-i Kâdiriyye’nin sabah usulü olarak okunması ile devam ederdi. Daha sonra kelime-i tevhid zikri ve bazı diğer isimler zikredilir ve gülbank ile meydandaki merasim biterdi. Tekkelerin yemek odası anlamına gelen “somathâneye” geçilir; büyük bir oda olan somathânede “on iki imamı” temsil eden on iki kişilik on iki adet masa etrafında cem olunurdu. Dervişler sofra başında “niyaz vaziyetinde” yani ellerini göğüste kavuşturarak ve ayaklarını başparmakları birbirinin üstüne gelecek şekilde mühürleyerek beklerdi. “Allah Allah” sesleri arasında tekke şeyhinin bir gülbank okuması ve sonunda “Gelin ey cânlar bu çorbayı nûş idelim” sözleri ile sofraya oturulurdu.
Genellikle taze dana etinden yapılan bu köfteler bol maydanozlu pirinç çorbasının içine atılır ve birkaç dilim ekmek ile cümbüşlenirdi. Tekkenin büyüklerine okunan Fatihâ ve dualarla merasim sona erer ve avluya çıkılırdı. Bahçede tekkenin kurucusu olan Numan Efendi Hazretlerinin kabrinin başında bir Âyete’l-kürsî okunur ve daha sonra tekkeden toplu hâlde dışarı çıkılırdı. Bursa’da eskiden Yeniyol şimdi İnönü Caddesi denilen yoldan Deveciler Mezarlığı1 yakınlarına gidilirdi. Süheyl Ünver gibi birçok sanat tarihçimizin ilgi odağı olan bu mezarlık yakınında köfteli çorbanın sebebi olan Abdal Mehmed yatmaktadır. Dervişler Abdal Mehmed’in zaviye ve türbesini ziyaret ederek tekrar oradan ayrılırlardı. Diğer bir Eşrefî tekkesi olan İncirli Tekkesi dervişleri ile şehrin kıyısında buluşan bu topluluk, Eşrefî büyüklerine Fatihâlar okurdu. Eşrefoğlu’nun ilk manevi hocası kabul edilen Emir Sultan’ın o zamanki şeyhi ile burada buluşulur ve Emir Sultan zaviyesine doğru yürüyüş devam ederdi. “Gerçek âşıklara salâ denildi, Emir Sultan ne hoş canlarmış” ilahisi ile şeyhler birbiriyle geleneksel şekilde selamlaşırlardı. Oturarak yapılan bir zikir âyininden sonra Eşrefî usulüne göre ayağa kalkılır ve “Cem olmuş dervişleri Sultan Eşrefzâde’nin” cumhur ilahisi ile devran meclisi Eşrefî şeyhine verilirdi. Yapılan Eşrefî usulündeki devran zikrinden sonra meclis hitâm ederdi. Postnişînlerin yaptığı selamlaşmadan sonra tüm dervişler selamlaşır ve aynı yolla tekkeye dönülürdü.
Son Resmî Köfteli Çorba Töreni
1925 yılında Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’ndan sonra faaliyetleri sona eren tekkeler, insanların bir araya gelmesini sağlayan önemli bir sosyal fonksiyonunu da yitirmişti. Bu sebeple başta İstanbul olmak üzere yüzlerce tekkeye sahip Osmanlı coğrafyası insanı bu gibi âdetleri de devam ettiremedi. Tam bu âdetler sadece tekke duvarları arasında kaldı derken, 1940’lı yıllarda meşhur divan edebiyatı araştırmacısı Âsaf Hâlet Çelebi, Eşrefoğlu Rûmî ile ilgili çalışmaları için özel olarak Bursa’daki en önemli Eşrefî tekkelerinden biri olan meşhur Numâniye Dergâhı’na gitti. 1927 yılında tekkenin son resmî postnişîni olan, tekkeler kapatıldıktan sonra harem dairesinde inzivaya çekilen “Dede” Safiyeddin Eşrefoğlu ile görüştü. Eşrefzâde Rûmî’nin sülalesinden de gelen bu zâttan aile hayatı ile ilgili bir hayli bilgiyi bugüne ulaştıran Âsaf Hâlet Bey meşhur Eşrefî köftesi ile ilgili birçok bilgiyi de yok olmaktan kurtarmış oldu.
Bugün elimizde “son Eşrefî köftesi” merasimlerinden biri olan 1919 tarihinde yapılmış törenin anlatıldığı 30 Ağustos 1919 tarihli “Hüdâvendigâr” gazetesinin ilk sayfası bulunmakta. Tarihî bir vesika olma özelliği taşıyan bu gazetede dergâh postnişîni Safiyeddin Efendi’nin postnişînliğinde ve son dergâh meydancısı Bursa büyüklerinden Hacı Lütfi Efendi riyâsetinde yapılan merasim anlatılmakta. Gazetede yer alan bilgilerden yola çıkarak merasim hakkında, fazlaca kalabalık olduğunu ve özellikle Mevlevî dervişleri başta olmak üzere bütün dervişlerin katıldığı bir merasim olduğunu söylemek mümkün. Hatta bu merasim esnasında ünlü son dönem tasavvuf metinlerini ve silsilelerini toplamış Sadık Vicdâni Bey’in de bulunduğunu görmekteyiz. Eşrefî ailesinin ve son dervişlerinin tam kadro hazır bulunduğu bu merasimde Safiyeddin Efendi’nin büyük oğlu Başbakanlık Arşivi memuru Mehmet Ziya Eşrefoğlu’nun da bulunması ve hatta töreni bizzat organize etmesi dikkate değer bir bilgi.
Mehmet Ziya Eşrefoğlu, Başbakanlık Arşivi’ndeki vazifesi yanında bir paleografya uzmanı olarak da bilinmekte. Kendisi Abdülbaki Gölpınarlı gibi medyatik bir şarkiyatçı olamasa da Prof. Dr. Ahmet Mumcu gibi Türkiye’nin önemli isimlerini yetiştirmiş bir zât. Mehmet Ziya Bey, Bursa’da bizzat tekkenin şeyhi olan Safiyeddin Efendi’nin oğlu olması hasebiyle tekkenin gelenekleri ile ilgilenmiş ve ailenin tekkeden ayrılmayıp kayd-ı hayat şartı ile burada ikâmetinde büyük çabalar sarf etmiştir.
Nihayetinde Eşrefî köftesinin bu yıllardaki son çırpınışları da yetersiz kalmış. Bu anane şu anda sadece Eşrefzâde ailesinin devamı niteliğindeki “Erhan” ailesi tarafından kısmî olarak devam ettirilmeye çalışılıyor. Evleri olarak kullandıkları tekkede bayramların ikinci günü ailenin tek evladı olan torun Mehmet Safiyüddin Erhan Bey ile birlikte bu çorbayı yapıp gelenlere ikram ediyorlar.
Bir “yemek” daha kerametleriyle, tozlu raflardaki gazete kupürlerinde “milli ve dinî muhteşem bir ihtifal” sözleri ile tarihe saklanıyor.
1 Deveciler Mezarlığı o dönemde Bursa’nın büyüklerinin yattığı bir mezarlık iken 1940’lı yıllarda yol genişletmesinde yok olmuş ve hatta sanat değeri çok yüksek olan mezar taşları kırılmıştır.
